Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 1 Ağustos 1908 tarihindeki 37. sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm
Rusya ve İran'ın ardından, şimdi de Türkiye devrimci harekete katılıyor. Ancak
Türk Devrimi'ni karakterize eden şey, en azından görünüşte, aniden gelişmesi ve
hızlıca başarıya ulaşmasıdır. İki hafta içinde isyancı ordu Makedonya'nın hâkimi
haline geldi. Dehşete kapılan Sultan, anayasayı kabul etmek, daha doğrusu 1876 Anayasası’nı
yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Böylece Avrupa’daki son otokrasi de
devrildi. İlk Türk anayasasının ilan edildiği sırada İstanbul’daki Rus
Büyükelçisi General Ignatief’in “Rusya’nın Avrupa’da anayasasız tek ülke olarak
kalmasına izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklaması artık geçerliliğini
yitirmiştir. En azından teorik olarak tüm Avrupa anayasal bir yapıya sahiptir.
Ancak Türkiye’deki değişikliklerin daha genel bir önemi
varsa, bu da meşhur “Doğu Sorunu” ile ilgilidir.
Bu sorunun çözümüne ve dolayısıyla savaşın en büyük
nedenlerinden birinin ortadan kaldırılmasının başlangıcında mıyız?
Kuşkusuz, Doğu’daki Türkiye halklarının dışında bu sorunun
tam olarak çözülmesinde çıkarı olan bir kesim varsa, o da proletaryadır. Bugün
Türkiye, tüm ülkelerin kapitalist ve emperyalist komploları için açık bir
alandır. Hepsi, imparatorluğun çöküşünü bekleyip topraklarının bir kısmını ele
geçirmeyi umarken, şu anda da imparatorluğun içerisinde daha fazla nüfuz, mali imtiyaz
ve ayrıcalık elde etmeye çalışıyorlar. “Hasta adam”ın mallarını ölmeden önce bölüşülmesinin
büyük bir başarıyla gerçekleştirildiği söylenmelidir.
Sadece kendi çıkarlarını gözeten bir sultan ve despot, cahil
ve yozlaşmış bir bürokrasi sayesinde, her ülkeden gelen akbabalar, yani
muzaffer kapitalizmin ajanları, bu uçsuz bucaksız İmparatorluğun her köşesine
yuvalarını kurmayı başardılar. Her tarafta, milliyetçi propagandacılar, Bulgarlar,
Rumenler, Sırplar, Yunanlılar vb. gibi alelade bir kalabalık, ateş, kılıç ve
para yoluyla etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.
Tüm bunların bedelini, herkes tarafından terk edilmiş,
umutsuzlukla mücadele eden ve Sultan’ın zulmüne, diğer ülkelerdeki
vatandaşlarının entrikalarına ve sözde koruyucu güçlerin doyumsuz iştahına
karşı güçsüz kalan Türk halkı ödemektedir.
Tüm bu zararlı faktörlerin etkisini ortadan kaldırarak veya
azaltarak Türkiye halklarına inisiyatif veren bir devrim, tek başına Doğu
Sorunu’nu çözecektir.
Sadece yeniden doğmuş, demokratik ve güçlü bir Türkiye,
Gladstone’un meşhur “Elinizi çekin” [1]
sözünü başarıyla tekrarlayabilir ve ardından çürüme halinin yakın ve uzak
komşularında uyardığı tüm iştahları kesebilir.
Bu değişimin barış ve işçi sınıfının davası için getireceği
sonuçlar ölçülemez. Genel olarak şunu söylemek gerekir ki – ve işte Doğu ve
Uzak Doğu halklarının uyanışının büyük tarihsel önemi burada yatmaktadır –
kapitalist İmparatorluğun saldırgan ve açgözlü emperyalizminin geri
püskürtülmesi, aşırı üretim ve kapitalist anarşinin zorluklarına ulusal emeğin
başka bir örgütlenmesinde çözüm bulunması gerekliliğini kesin olarak ortaya
koyacaktır.
Sömürgeci emniyet sübabı artık mevcut olmadığına göre, ister
istemez gerçek anlamda toplumsal adalete dayalı bir çözüm bulunmalıdır.
Ancak bu genel ve geniş kapsamlı sonucun dışında, Türk
Devrimi, hayatları Türkiye ile iç içe geçmiş olan tüm Balkan ve Batı
gruplarının dış politikası açısından daha acil ve daha pratik sonuçlar
doğuracaktır. Bu, genel bir gerilim azalması ve belki de bir miktar
silahsızlanma için zemin oluşturacaktır.
Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk Devrimi'ni
coşkuyla karşılamalıdır.
Peki, önemli sonuçları olmayan bir devrim mi yoksa bir
askeri darbe mi yaşıyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi
başından beri raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği görülüyor.
Bu kadar çok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi barışa
kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüğü gerçekleştirmek
olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini
karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan da
budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında Jön Türklerin gücü tamamen
yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan arzu
edilenden çok uzaktır. Anayasa, Sultan’ın otokratik iktidarını neredeyse olduğu
gibi koruyor.
Öte yandan, İmparatorluğun içinde bulunduğu çürüme
durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi
iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Bu da otokratik bir Sultan yerine, en az onun
kadar otokratik bir oligarşinin oluşmasına neden olacaktır. Oysa dillerin,
geleneklerin ve farklı illerindeki ekonomik ve toplumsal koşulların çeşitliliği
nedeniyle Türkiye, böyle bir rejime en az uygun olan ülkedir. Ve Jön Türkler
tam olarak bu tuzağı görmek istemiyorlar. İmparatorluğun tüm halklarının bir
federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve “özerklik ya da parçalanma” –
yani federasyon ya da bölünme – şeklindeki eski sloganın bugün her zamankinden
daha doğru olduğu şeklindeki bu tarihsel gerçeği anlamak istemiyorlar.
Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye
halkları, 1876 Anayasası’nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin
zulmüne, otuz iki yıl önce olduğundan daha az boyun eğeceklerdir. Türk
Devrimi’nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön
Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye hevesli davranarak durumu daha da
kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizim düşüncemize
göre hareket için ölümcül olacaktır. Türk Devrimi’nin başarılı olmasının tek bir
yolu vardır: O da, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin Türkiye’nin tüm
halklarını gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında
birleştirmektir.
Peki, Jön Türk Partisi bu birliği gerçekleştirebilir mi?
Gerçekten de Jön Türk hareketinin toplumsal karakteri nedir?
Türk işçileri ve köylüleri hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön
Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazi pek bir öneme sahip
değildir. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini bir askeri ve memuriyet
kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.
Dolayısıyla, Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre ordu ve
bürokrasidir. Bu iki unsur, devrimin hızlı ama kısa ömürlü bir başarıya
ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan’ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön
Türk’ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi bölebilir
ve tehlikeye atabilir.
Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryada sağlam bir
destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörüye ve ahlâki cesarete
sahip olacaklar mı?
Aynı zamanda, ciddi reformlar vaadiyle Müslüman kitleleri de
yanlarına çekebilirler. Bunun için yeterli kapasiteye sahip olup olmadıklarını gelecek
bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekle mi kalacağı,
yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi
olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.
[1]
“Elinizi çekin!”, Britanyalı Liberal Partili olan ve Birleşik Krallık’ta Başbakanlık
yapan William Ewart Gladstone ile özdeşleşmiş siyasi bir slogandır. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder